logo
Siyasi Parti Kapatma, İhtar , Mali Denetim ve Değişik İşler Kullanıcı Kılavuzu

(AYM, E.1983/2, K.1983/2, 25/10/1983, § …)
   
Kararlar Bilgi Bankasında yayınlanan karar metni
editöryal düzeltmelere tabi tutulmuş olabilir.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 

Esas Sayısı:1983/2 (Parti Kapatma)

Karar Sayısı:1983/2

Karar Günü:25.10.1983

R.G. Tarih-Sayı:15.10.1984-18546

 

Davacı : Cumhuriyet Başsavcılığı

Davalı : Huzur Partisi

Davanın Konusu : Huzur Partisi'nin kurulurken verdiği programın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun dördüncü kısmında yer alan, 78, 84, 85, 86, 87 ve 90. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek, aynı Kanunun 101/a maddesi gereğince, partinin kapatılmasına karar verilmesi istenmiştir.

I- İDDİANAME :

Cumhuriyet Başsavcılığının, 28.7.1983 günlü, SP-14-2 sayılı iddianamesi şöyledir :

"Kuruluş bildirgesini 22.7.1983 tarihinde İçişleri Bakanlığına vermek suretiyle tüzel kişilik kazanan (Türkiye Huzur Partisi) nin tüzük ve programının incelenmesi sonunda Anayasa'da benimsenen ilkelere ve yürürlükteki Kanunlara aykırı davrandığı tespit edilmiş ve aşağıdaki nedenlerle kapatılması için bu davanın açılması gerekmiştir.

A) Lâiklik ilkesine aykırı davranış :

1- Türkiye Huzur Partisi'nin programının 12 nci maddesinde :

(Eğitim ve Öğretim Kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve bunu benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdırlar. Bu manada din eğitimi ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftarız.)

17 nci maddesinde :

(Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlâk, fazilet ve Türk İslam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven .... nesiller yetiştirmek gayemizdir.)

21nci maddesinde de,

(.... dini... değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir.)

denilrnek suretiyle Partice eğitimde lâiklik ilkesinin benimsenmediği açıkça ifade olunmuştur.

Türkiye Cunhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Anayasa'da yer alan hak ve hürriyetlerden hiç biri din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzenini kurrnak amacında kullanılamazlar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Başlangıcında, -hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı- açıkça belirlenmiştir.

Atatürk, milli karakterimize ve ihtiyaçlarımıza uygun bir eğitim sistemine geçilmesi gereğini vurgulamış ve milletimizin bugünkü haliyle içtimai ve hayati ihtiyaçlarıyla çevrenin şartları ve içinde yaşadığımız yüzyılın icaplarıyla uyumlu hale getirilmesini istemiştir.

Nitekim 1739 sayılı Milli Eğitim Kanunu'nun 12. maddesinde (Türk eğitiminde lâiklik esastır.) hükmüne yer verilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 24 üncü maddesinde de, din ve vicdan hürriyeti etraflı olarak açıklanmış, din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında olduğu belirtildikten sonra bunun dışında din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı kılınmış ve kimsenin Devletin hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandıramayacağı ifade edilmiştir.

Lâik Devlet, ilkelerini, hükümet icraat ve prensiplerini, kanun ve nizamlarını, dini kayıtlar ve düşüncelerle bağlı olmayarak doğrudan doğruya ilmin ve tekniğin verilerinden yararlanarak, kişi ve toplum gereksinmelerini gözönünde bulundurarak oluşturur. Dini kurallar Devlet yönetim ve prensiplerinden tamamen ayrılır ve kişilerin vicdanlarında yerini bulur. İşte bu ilke dini inanç konusunda Devletin tarafsızlığını teşkil eder.

Lâik Devlet bu ilke doğrultusunda vatandaşların din ve vicdan hürriyetini bilfiil temin için din ile ilgili bazı konularla meşgul olur. Bu nedenle lâik Devletin din öğretimi alanlarına karışmaması söz konusu olamaz. Eğitimde lâik Devlet ilkesinin tanınmaması ve eğitimin bu ilke doğrultusunda yapılmaması bu alanın cemaatlere terk etmesi sonucunu doğurur. Din eğitimi de lâik Devlet anlayışına, Türk inkılabının temel ilkelerine, çağdaş bilime, bilimsel düşünce kurallarına aykırı şekilde yapılamaz.

Lâik bir Devletten söz edilebilmesi için bütün kuruluşlarında ve işlevlerinde olduğu gibi Devletin temel işlevlerinden olan eğitimin de lâiklik ilkesi esas alınarak yapılması Anayasa ve kanunlarımızın gereğidir.

Esasen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 174 üncü maddesinde (... Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden) inkılap kanunlarının korunması değişmez kural olarak benimsenmiştir.

İnkılap kanunlarından olduğu ve korunması öngörülen 3 Mart 1340 tarihli, 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu ile (Eğitim ve Öğretim Birliği) sağlanmış ve böylece eğitimde de laiklik ilkesinin değişmeyeceği öngörülmüştür. Bu Kanun lâik Devlet statüsüne geçişte bir atılım olarak önem taşır.

"Atatürk'ün başlıca amacı Türk Milletini milli bir şuura ulaştırmak ve Devleti bağımsız, milli ve lâik bir hale getirmekti.

Devlet, lâik bir sistem içinde vatandaşların karşılaştıkları problemleri bilimsel yollarla çözecek, bilim dışı açıklamalara gereksinim duymayacaklardır."

"Eğitim modern Devletin millete sağladığı en büyük ve önemli hizmetlerden birisidir. Büyüktür zira, hitabettiği çocuk, genç, yetişkin sayısı fazladır, tüm ulusunu ilgilendirir. Hiçbir mesleğin hitabettiği nüfus, eğitim kadar yaygın değildir. Önemlidir, zira, eğitim yoluyla yaratılan rahatsızlıkların iyileşmesi birkaç kuşak sürer."

"Eğitim atılımlarının başarısı Atatürk'ün eğitim liderliği ile gerçekleşmiştir. Yeni bir eğitim sistemini, batılılaşmanın ilk koşulu olarak gördüğünden, önce eğitim sistemini lâikleştirmekle işe başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile, eğitim sisteminin lâikleştirilmesi paralel gelişmiştir. Eğitim sistemi, bu yenileşmenin hem yayıcısı, hem de koruyucusu olmuştur."

"Lâiklik, siyasal olduğu kadar eğitsel ve daha geniş deyimiyle, kültürel yaşantıya yön veren bir role sahiptir. Yüce Atatürk'ün önderliğini yaptığı bu başarılı girişim ile Türk Ulusu, bireysel ve toplumsal bakımdan açık ve aydınlık bir düzeye çıkarılmıştır."

Açıklanan bu duruma verilere rağmen Türkiye Huzur Partisi Kurucuları düzenledikleri programlarında amaçlarını açık ve seçik oyarak açıklamış;

a) Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerin lâik olması fikrine inanmadıklarını ve bunu benimsemediklerini,

b) Din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de tatbiki suretiyle üniversitelerin milli karakterin aynası olmasına taraftar olduklarını, (m. 12)

c) Milli Eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ...Türk İslam geleneklerinden alan bir sistemle... nesiller yetiştirmenin gayelerini olduğunu, (m. 17)

d) ... dini değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getireceklerini (m. 21)

belirtmişlerdir.

Bu görüşler, düşünüşler ve amaçlanan eylemler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Başlangıç kısmı ile birinci kısmında yer alan Cumhuriyetin niteliklerine, Temel Hak ve Hürriyetlerin kötüye kullanılmaması, Din ve Vicdan Hürriyeti, İnkılap Kanunlarının korunması ilkelerine aykırı olduğu gibi, din ayrımı yaratmak amacı güdüldüğü, Atatürk ilke ve inkılaplarının ve lâik Devlet niteliğinin korunması ilkesine aykırı olduğu ve böylece din istismarcılığına yönelindiği görülmektedir.

Bu itibarla 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 78, 84, 86, 87 nci maddelerine aykırı davranılmıştır.

2- Türkiye Huzur Partisi programının 16 ncı maddesinin ikinci fıkrasında,

(... dokuz heceli olan Türk Alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız.)

denilmiştir.

1 Teşrinisani 1928 tarih ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun birinci maddesinde (şimdiye kadar Türkçe'yi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen "Türk Harfleri" unvanı ve hukuku ile kabul edilmiştir.) denilmiş ve ekli cetvelde 29 harf belirlenmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 84 üncü maddesinde Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun (Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacı) güttüğü vurgulanmıştır.

Böylece Türkiye Huzur Partisi'nin programının 16 ncı maddesinin ikinci fıkrasında amaçlanan gayenin ne olduğu açıkça belirlenmekte ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 174 üncü maddesi ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 84 üncü maddesine aykırı davranılmıştır.

3- Türkiye Huzur Partisi programına aldığı ve yukarıda iki bölümde değinilen nedenlerle eğitimde lâikliğe karşı olduğunu açıkça amaçladığını ifade ettiği gibi (Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden) Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanunun da değişmesini öngörmektedir.

Sözü edilen Partinin asıl amacı ambleminin incelenmesi ile de açık ve seçik olarak belirlenmektedir.

Amblemdeki kitap, yazının benzetilmek istenilen türü ve kalemin gidiş yönü calibi dikkattir.

B) Siyasi Partiler Kanunu ile Dernekler Kanununa aykırı davranış :

Siyasi Partinin adı kurucular tarafından (Türkiye Huzur Partisi) olarak belirlenmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 122 nci maddesi delaletiyle uygulanması gereken 1630 sayılı Dernekler Kanununun 53 üncü maddesine göre (Türkiye) kelimesinin ad olarak kullanılması Bakanlar Kurulu kararına bağlıdır.

Bakanlar Kurulundan bu yolda alınmış bir karar mevcut olmadığı halde (Türkiye) kelimesini isim olarak kullanmak suretiyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 90 ıncı maddesine aykırı davranılmıştır.

C) SONUÇ :

Türkiye Huzur Partisi'nin kurucular kurulunca düzenlenen program ve tüzüğü yukarıda değinilen nedenlerle 2820 sayılı Kanununun dördüncü kısmında belirtilen ve yukarıdaki bölümlerde yazılı 78, 84, 86, 87 ve 90 ıncı maddelerine aykırı olduğundan, sözü edilen Kanunun 101 inci maddesinin (a) fıkrası gereğince Türkiye Huzur Partisi'nin kapatılmasına karar verilmesi arz ve talep olunur. 28.7.1983"

II- İLK SAVUNMA :

Anayasa Mahkemesinin 26.8.1983 günlü ara kararı gereğince tebliğ edilen iddianame örneğine karşı Huzur Partisi tarafından verilen 7.9.1983 günlü savunma dilekçesi şöyledir :

"A) 1- Programımızın 12. maddesindeki lâiklik ilkesi gayet açık olarak Anayasadaki lâiklik ilkesine ve yürürlükteki kanunlara uygun olarak gösterilmiştir.

Halen ilk ve orta öğretimde kabul ve tatbik edilen din eğitimi ve öğretiminin üniversitelerde de tatbiki öngörülmüştür. Bu görüş batı devletlerinde örneğin: Fransa, Belçika, Hollanda, Almanya, İngiltere ve Amerika üniversitelerinde halen din eğitimi yapılmaktadır. Bu nedenlerle programımızın 12. maddesi tamamen Atatürk'ün işaret ettiği uygarlık düzeyine çıkmanın şartlarındandır. Lâikliğe aykırılık söz konusu değildir.

Programın 17. maddesine gelince, halihazırda tatbik edilen eğitim sistemi eksik ve kifayetsiz denilerek birçok kitaplar değiştirilmekte ve ahlaka fazilete ve Türk İslam geleneklerine uygun olarak hazırlanan kitaplar yeni baştan, vatan ve milletini seven nesiller yetiştirmeyi hedef almıştır. Maddede (İslâm) kelimesi Türk'ten ayrılamaz ve onun lazımı gayri müfarikidir. Başka bir ifade ile yüzde doksandokuz Müslüman olan (Türk) Milletine (Türk İslâm) geleneklerini fazla görmek Anayasamızın kabul ettiği din ve vicdan hürriyetine aykırı olur.

Arz edilen 17. maddede geçen İslam kelimesini lâikliğe aykırı bir mefhum olarak almaya imkan yoktur.

Programımızın 21. maddesi tamamen Anayasa doğrultusunda eğitimi öngörmüştür. Ve bu eğitimin sapık ideolojilerin tesirinden gençliği kurtarmanın neler olabileceğini göstermiş ve (Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi) hedef olarak ele almıştır.

Şimdi bu maddedeki bütün ilkeleri yok farzetmek (...dini...) ele alarak Partimizi suçlamak yersiz ve manasızdır. Bir kelime yalnız başına değil evvel ve ahirindeki diğer kelimelerle birlikte kıymet ifade eder. Aksi halde bektaşi fıkrasında olduğu gibi (Latakrabus Selate) deki gibi sakim bir düşünceye varırız ki akıl ve mantık bunu asla kabul etmez.

Binaenaleyh Partimiz Atatürk ilkelerine, lâik esaslara bağlı Cumhuriyetçi Devlet sistemini kabul etmiştir. Milletin dini tedrisatı Anayasada yasaklanmamıştır.

Partimiz bu ilkeden hareketle, iktidara geldiğimizde Anayasanın Türk milletine bahşettiği bu hakkı nasıl kullanacağını göstermiştir.

Partimiz, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, Demokratik, Lâik ve Sosyal bir hukuk devletini benimsemiştir.

Lâik olan devlettir. Milletin dini tedrisatı serbesttir.

Anayasamız bu hakkı kabul etmiştir. Aksi halde milletin dinine müdahale etmek lâikliğe aykırı olur.

Partimizin programı tatbik edildiğinde, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiç birini hususi maksatla kullanma cihetine gitmemiş, din ve mezhep ayırımı yaratmak ve sair yollardan giderek başka bir devlet düzeni kurmayı hedef almamıştır. Ve yukarıda da arz ettiğimiz gibi, dini ve dini duyguları devlet işlerine ve politikaya karıştırmayı sureti katt'iyede kabul etmemiş ve ancak tedrisatın hedefini göstermiştir.

Yukarıda arz ettiğimiz gibi, Atatürk'ün hedef olarak gösterdiği batı uygarlığı din tedrisatını kabul etmiştir. Anayasa ve kanunlarımız da bunu kabul etmiştir. Partimiz hali hazırdaki tatbikatın haricinde dini tedrisatın üniversitelere de teşmilini hedef olarak almıştır.

1739 sayılı Milli Eğitim Kanunu'nun 12. maddesinde (Türk eğitiminde Lâiklik esastır.) hükmü ve Anayasanın 24. maddesindeki din ve kültürü ders olarak kabul ettiğine göre, mevcut tatbikatın haricinde Partimiz devletin hukuki temel düzenini dini kurallara dayandırma gibi bir hedef göstermemiştir.

Bunun haricinde Partimizin programı tatbik edildiğinde görülecektir ki, ilim, sanat ve her türlü ilmi çalışma ve muassır medeniyet seviyesine yükselme hedef alınmış, Anayasa ve yürürlükteki kanunların haricine çıkılmamıştır. Ancak 12 Eylül 1980'den evvelki Türkiye'nin geçirmiş olduğu buhran gözönüne alınarak Milli Eğitimde sapık ve Devleti yok etmeye matuf ideolojilere yer verilmeyeceği gösterilmiştir.

Partimiz kadına her türlü imkanı ve yetişmesini hedef olarak almış bulunmaktadır.

Partimizde cemaatlere yer verilmemiştir. Böyle bir düşünce halihazırdaki dini tedrisatın da aynı sonucu doğurmasını gerektirir ki Cumhuriyet Başsavcılığının bu düşüncesi Anayasaya aykırıdır. Başka bir ifadeyle mevcut dini tedrisat cemaatleri doğuramayacağına göre, Partimizin dini tedrisatı üniversiteye teşmili de cemaatlerin doğmasına neden olamaz.

Anayasa lâikliği esas olarak kabul etmiştir. Partimiz bu ilkeyi benimseyerek Anaysaya ve kanunlar dairesinde eğitimin lâik ilkesi esas alınarak yapılmasını uygun görmüştür.

Programımızda Tevhidi Tedrisat Kanununa karşı gelindiğine dair herhangi bir madde yoktur. Ve Atatürk'ün kabul ettiği Türk Milletini milli bir şuura ulaştırmalı. Milli ve lâik bir hale getirmek amacını gütmüş ve her türlü problemlerin bilimsel yollarla çözüleceğini kabul etmiştir.

Programımızda yukarıda da arz edildiği gibi Anayasa ve mevcut kanunlara aykırı herhangi bir husus benimsenmemiştir. İlk ve orta okullardaki dini tedrisatın üniversitede de devamı uygun görülerek, gençliğin ilk ve orta tedrisatta aldığı bilginin devamı istenmiştir.

Yukarıda arz edilen mülahazalar muvacehesinde Partimiz iddia hilafına;

a) Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerin lâik olması fikrine karşı değildir. Devlet lâiktir. Partimiz gençlerin sapık ideolojilere dönmemesi için yapılması lazım geleni benimsemiştir.

b) Dini eğitim ve öğretimin üniversitelerde tatbiki mevcut üniversitelerin milli karakterine aykırı düşmeyeceği gibi, bilakis ilk ve orta tedrisattaki milli karakterin üniversiteye de intikal suretiyle aydınlığa erişeceği kanaatındadır. Ve bu görüş Anayasa ve kanunlara aykırı değildir.

c) Milli Eğitimde mevcut dini tedrisata müsaade ettiğine göre, programımızın 17. maddesi mevcut düzene aykırı kabul edilmez. Aksi halde bugünkü Milli Eğitim tatbikatının Anayasaya aykırı olduğu neticesine varılır ki, Cumhuriyet Başsavcılığının bunu kabul ettiğini bildirir bir iddia mevcut değildir.

d) Milli Eğitim sisteminde dini tedrisat kabul ve tatbik edildiğine göre programımızın 21. maddesinde öngörülen hususların Anayasaya ve mevcut kanunlara aykırı olduğu iddiası da mücerrettir. Yukarıda 3. maddede arz edilen hususlarda burada tekrarlanabilir.

Bu itibarla Partimiz Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının başlangıç kısmı ile birinci kısımda yer aîan Cumhuriyetin niteliklerine, temel hak ve hürriyetlere bağlı, din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasına inanan, inkılap kanunlarının korunmasını kabul eden, din ayrımı amacı gütmeyen, Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık ve Devletin lâiklik niteliğini koruyan bir programın sahibidir.

İddianamedeki hususların hiç birisi bir mesnede dayandırılmadan ele alınan bazı kelimeleri abartmak suretiyle Partimizi kapatmaya yönelik iddialardan ibarettir. Ve parti programımız 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununa aykırı değildir.

2- Programımızın 16. maddesi tatbik edildiğinde görülecektir ki, burada Arap harflerine dönüş söz konusu değildir. Arap harfleri 28'dir. Programda alfabelerinin yeni baştan Atatürkçü bir ruh ile ele alınmasını öngörmüş olup, Siyasi Partiler Kanununun 84. maddesine ve Anayasanın 174. maddesine aykırılık söz konusu değildir.

3- Partimizin ambleminde görülen kitap ve kalemin Cumhuriyet Başsavcılığınca calibi dikkat görülmesi kanaatımızca iddianamenin hangi maksatla ele alındığını gösterir. Ve hakikaten calibi dikkat bir husustur.

Çünkü biz bu amblemde ilme ve kaleme verdiğimiz ehemmiyeti vurgulamak istedik. Bunun haricindeki görüş Partimizin görüşü değildir.

Öküz altında buzağı aramanın manası yoktur.

B) Partimiz bidayette (Türkiye) kelimesini ad olarak kullanmıştır. Sonradan bunun izne bağlı olduğu görülerek Partimizin adı (Huzur Partisi), kısaltılmış şekli de (HZP) olarak düzeltilmiş ve Türkiye kelimesi kaldırılmıştır. Keyfiyet 9.8.1983 gün ve (9) sayılı müşterek yazımızla İçişleri Bakanlığına ve Cumhuriyet Başsavcılığna resmen bildirilmiştir.

Nitekim Yüksek Mahkemeniz Partimizi (Huzur Partisi) olarak kabul etmiş ve bu şekilde tebligat yapmış bulunduğuna göre, Türkiye kelimesinden dolayı ileri sürülen ve istenilen Partimizin kapatılması talebi de yerinde değildir.

C) Sonuç :

Yukarıda arzedildiği gibi, Partimiz, Anayasanın başlangıcındaki ilkeleri ve Anayasanın bütün hükümlerini kabul ile Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Demokratik, Lâik ve Sosyal bir hukuk Devletinin savunucusu ve Türkiye'nin bir daha 12 Eylül 1980 tarihinden önceki günlere dönmemesi için yapılması gerekenleri gösteren, hiç bir sınıf ve zümreye imtiyaz tanımayan, muasır medeniyet seviyesine yükselmeyi hedef alan bir programa sahip olup, bunun haricinde Cumhuriyet Başsavcılığının mesnetsiz ve calibi dikkat iddiaları yersiz olduğundan, iddiaların reddi ile Partimizin faaliyetinin devamına karar verilmesini saygılarımızla arz ederiz."

III- Cumhuriyet Başsavcılığının Esas Hakkındaki Düşüncesi :

Mahkemenin 29.9.1983 günlü ara kararı gereğince alınan Cumhuriyet Başsavcılığının 3.10.1983 günlü SP-14-2 sayılı "Esas Hakkındaki Görüş"ünde de, iddianamedekiler tekrar edilmekte, ayrıca "dava açıldıktan sonra Kurucular Kurulu 9.8.1983 tarihinde, tüzüğün birinci maddesindeki (Türkiye) kelimesini kaldırmış ve onun yerine Huzur Partisi ve kısa adı (HZP) olarak ismini değiştirmiş ve böylace Siyasi Partinin adına yönelik kapatma nedenini gidermiştir." denilmektedir.

IV- Son Savunma Özeti :

Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşüne karşı Huzur Partisince 11.10.1983 gününde verilen iki sayfalık son savunmada özet ve sonuç olarak : "Cumhuriyet Başsavcılığının programdan aldığı bazı maddelerdeki cümleler hakkındaki görüşlerimizi, 7.9.1983 gün ve 15 sayılı cevabi yazımızda bildirmiştik.

Tekrarından sarfınazar ederek deriz ki: Partimiz Anayasa ilkelerine karşı olmayıp, mektepleri kapayıp medrese açmayı, mevcut Latin harflerini değiştirmeyi, din ve mezhep ayırımı yapmayı hiçbir zaman düşünmemiştir. Ve düşünemeyecektir.

İddiaların reddi ile Partimizin faaliyetinin devamına karar verilmesini saygılarımızla arz ederiz." denilmiştir.

V- İnceleme ve Gerekçe :

Dosyadaki bütün kağıtlar ve öteki belgeler incelendi gereği görüşülüp düşünüldü :

A) İşin esasının incelenmesine geçilmeden önce aşağıdaki önsorunların çözümlenmesi zorunlu görülmüştür.

1- Cumhuriyet Başsavcılığınca Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesi hükmü dairesinde bir uyarıda bulunulmamış olması :

22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 9. maddesine göre, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasaya ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını inceleyecektir. Aynı maddede Cumhuriyet Başsavcılığının bu denetleme görevi ile ilgili yetkisi de gösterilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığı, tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu yetkinin, yaptırımını da, siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanması oluşturmaktadır. Böylece, Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır.

Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine aykırı olması ile bunlarda noksanlıklar tespit edilmesi halleri birbirinden ayrılmış ve bu durumlar değişik hukuki sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen noksanlıkların giderilmesi, lüzum görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanamamasına, yani yazılı istemin dava açmanın bir önkoşulu niteliği almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuki durumlarının Anayasaya ve kanun hükümlerine aykırı olması dolayısıyla kapatılmaları için dava açılması, 104. madde ayrık olmak üzere, böyle bir önkoşula bağlı tutulmamıştır.

Öte yandan, kanunun 9. maddesindeki Cumhuriyet Başsavcılığına noksanlıkların giderilmesiyle ilgili olarak tanınan yetkinin yasaya aykırılıklara da teşmil edilerek bu hususun bir dava koşulu olarak kabul edilmesi, siyasi partilerin tüzük ve programlarındaki kimi hükümlerin, kanunun dördüncü kısmındaki "Siyasi Partilerle İlgili Yasaklar"a açıkça aykırı olmaları hallerinde, bu koşul yerine getirilmedikçe, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermeyeceğini açıkça ortaya koyar ki, bu durumun Siyasi Partiler Kanununun kabul ettiği esaslarla çeliştiğinde duraksanamaz.

Bir siyasi parti yasalara aykırı olarak kurulmuşsa, bunu saptayacak ve gereklerini yerine getirecek merci, herhalde Anayasa Mahkemesidir.

Bu nedenlerle, Cumhuriyet Başsavcılığınca 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 9. maddesi hükmü dairesinde bir uyarıda bulunulmamış olması, Huzur Partisi'nin kapatılması için açılan davanın görülüp karara bağlanmasına engel olamayacağına Muammer Turan'ın karşıoyuyla ve oyçokluğuyla;

2- Huzur Partisi'nin münfesih bulunup bulunmadığı :

Siyasi Partiler Kanununun 8. maddesine göre kuruluş bildirisinin ve buna ekli belgelerin İçişleri Bakanlığı'na verilmesiyle siyasi partiler tüzel kişilik kazanırlar. Aynı Kanunun geçici 4. maddesi gereğince, Milli Güvenlik Konseyi, siyasi partilerin kurucuları üzerinde incelemede bulunmak yetkisine sahip olup bu inceleme işlemi, kuruluş bildirisini İçişleri Bakanlığına verilmesiyle birlikte siyasi partinin tüzel kişilik kazanması hakkını önlemez ve geciktirmez. Hakkında olumsuz karar alınan kurucu yerine diğer kurucular tarafından yenileri önerilebilir.

Kurucuların, kuruluş bildirisi ile açıklanan iradeleri sonucunda siyasi parti tüzel kişilik kazanmış olduğundan, siyasi partinin kendiliğinden dağılmış sayılabilmesi için Siyasi Partiler Kanununun 121. maddesinin yollamada bulunduğu Türk Medeni Kanununun 70. ve Dernekler Kanununun 51. maddesindeki koşulların oluşması gerekir. Bu koşulların oluştuğu Cumhuriyet Başsavcılığınca ileri sürülmediği gibi, dosyada, böyle bir belge ya da delil yer almış da değildir. Söz konusu partinin 35 kişiden oluşan kurucularından 27'sinin kuruculuğu Milli Güvenlik Konseyinin 9 Ağustos 1983 günlü, 108 sayılı kararıyla uygun görülmemiş ve bunların kuruculukla olan ilgileri 11 Ağustos 1983 gününde kesilmiş ise de, bunlardan, siyasi partilere üye olmaları Anayasa ve yasa hükümleriyle yasaklanmamış olanların üyelik sıfatlarının devam edeceği de açıktır.

Bu nedenlerle Huzur Partisi'nin münfesih bulunmadığı, Nahit Saçlıoğlu ve Muammer Turan'ın karşıoyu ile ve oyçokluğuyla;

3- Dava konusu hakkında, Huzur Partisi ilgililerinden sözlü açıklamada bulunmalarının istenmesine gerek görülmediği, H. Semih Özmert, Nahit Saçlıoğlu, Muammer Turan, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu'nun, parti ilgililerinin dinlenmesi gerektiği yolundaki karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla;

kararlaştırılmıştır.

B) Esasın İncelenmesi :

1- Huzur Partisi Programının Dava ile ilgili 12, 17/1 ve 21. madde metinlerinin değerlendirilmesi :

Bu metinler şöyledir :

"Madde 12- Eğitim ve öğretim kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve bunu benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdırlar. Bu manada din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki üniversitelere uygun olarak, tatbikine taraftarız"

"Madde 17/1- Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlak, fazilet ve Türk islam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller yetiştirmek gayemizdir."

"Madde 21- Eğitim ve öğretim programları taklitçilikten kurtarılarak memleket gerçeklerine ve milli bünyeye uygun halde yeniden tanzim edilecek, bu programlarda gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir."

Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye'deki lâiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin lâiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Lâikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki üyum ya da uyumsuzluğun lâiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda lâiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hıristiyan ve İslâm dinlerinin koşulları, inanç ve gerekleri aynı olmadığından, ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan hir ülkenin, lâikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez. Bu durum, koşullar ve kurallar arasındaki farklılıkların doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Kaldıki, aynı dini benimseyen batı ülkelerinde dahi devletlerin lâiklik anlayışı birbirinin aynı olmamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, temeli dine dayanan bir devlet düzeni öngörülerek kurulmuştur. Bu nedenle İslâm kuralları, yalnız fertlerin manevi hayatını, yani inanç alanını değil, aynı zamanda toplum ilişkilerini, devlet faaliyetlerini ve hukuku da düzenlemiştir. Lâiklik ilkesinin kabul edilmediği devirlerde din, toplum hayatının bütün alanlarına, devletin karar ve hareketlerine daima müdahale ederek egemen olmak istemiş, din sömürüsü ve onun kötüye kullanılması, bu alanda son derece katı bir taassuba neden olmuş ve bu yüzden medeniyetin ilerleme aşamalarında ortaya çıkan her icat ve yeni buluş dine aykırıdır fetvalarıyla karşılaşmış, hatta bu fetvalar düşman istilasına uğrayan vatanımızı kurtarma çabalarını dahi engellemek için pervasızca kullanılmıştır. Bu yüzden toplumumuzun gelişmesi için en lüzumlu olan buluşlar ülkemize girememiş, bunun doğal sonucu olarak da medeniyetin ilerleyişine ayak uydurulamamış, böylece devlet zaafa ve gerilemeye uğratılarak parçalanmaya kadar sürüklenmiştir.

Bugün dahi bazı kimselerle örgütlerin, dini kötüye kullanmak ve böylece din sömürüsünden bir takım çıkarlar sağlamak eğiliminde oldukları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Anayasa ve yasa koyucuları bu alanı düzenlemişler ve kötüye kullanmaya set çekmişlerdir :

a) Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları ile kabul edilen lâiklik ilkesi geçirilen tarihi tecrübelere, devrimlere, ulusun dini ve siyasi özelliklerine ve yurdumuz koşullarına uygun bir anlam taşımaktadır. 7.11.1982 günlü, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının; "Başlangıç"ında "Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda; ...hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı" na işaret edildikten sonra 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri tanımlanırken Türkiye Cumhuriyetinin lâik bir devlet olduğu da belirtilmiş; 14. maddesinde "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, ...din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar"; 24. maddesinde "...kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi, kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiş; "Siyasi partilerin uyacakları esaslar" başlığını taşıyan 69. maddesinde "Siyasi partiler, .... Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır" hükmü yer almış; Yükseköğretim kurumlarından sözeden 130. maddesinde "Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak" ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.... öğreniminin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi,..... kanunla düzenlenir" hükmüne yer verilmiş; 174. maddesinde de "Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden .... inkılap kanunları" gösterilerek Anayasa'nın hiçbir hükmü, bu kanunların "Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz" denilmiştir.

b) Anayasa'nın bu hükümlerine paralel olarak 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun "Siyasi Partilerle İlgili Yasaklar" başlıklı dördüncü kısmının 78. maddesinde "Siyasi Partiler : .... din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler .... din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar" hükmü yer almış, 84-89 uncu maddeleri kapsayan dördüncü kısmın üçüncü bölümünde "Atatürk ilke ve inkılâplarının, lâik devlet niteliğinin korunması"na ait çeşitli hükümleri öngörülmüş; ezcümle; 84. maddesinde " Siyasi partiler Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini korumak amacını güden :

a- 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu,

............

f- 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun.... hükümlerine aykırı amaç güdemezler ve faaliyette bulunamazlar."; 86. maddesinde, "Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar"; 87. maddesinde, "Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar" denildiği gibi 90. maddesinde de; "Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu kanun hükümlerine aykırı olamaz" hükmüne yer verilmiş, 101. maddenin "a" fıkrasında da "Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması" hallerinde Anayasa Mahkemesince o siyasi parti hakkında kapatma kararı verileceği açıklanmıştır.

c) Özet olarak : Anayasa ve yasa hükümlerine göre;

aa ) Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.

bb) İlk ve orta öğretim kurumlarında okutulan din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.

cc) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerin hiçbiri bu arada din ve vicdan hürriyeti, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.

dd) Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

ee) Bu hükümler, sınırlamalar ve yasaklar dışına çıkan partiler temelli kapatılır.

d) Cumhuriyet Başsavcılığınca esas hakkındaki düşüncede "Programdaki maddeler birlikte incelendiğinde, lâik devlet ilkesi, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda değerlendirildiğinde siyasi partinin amacı belirlenmektedir" denilmektedir. Bu nedenle, lâik devlet ilkesiyle Atatürk ilke ve inkılaplarına 1982 Anayasasının verdiği değeri ve önemi belirttikten sonra din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddeye de Anayasanın bütünlüğü içinde bakmakta yarar ve zorunluluk görülmüştür. Konuyu daha yakından görebilmek için bu sorunlar ve meseleler hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararlarının bazılarından alıntılar yapmak, Atatürk ilkeleri ve bilimsel özerklikten ne anlaşıldığnı ortaya koymak da yerinde bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin 11, 12, 13, 14 ve 15 şubat 1975 günlü, Esas 1973/37 Karar 1975/22 sayılı kararında (Kararlar Dergisi, Sayı.13, Sayfa.116) "...Cumhuriyetimiz, milli şuur ve bütünlük içinde, barışa ve insan hak ve özgürlüğüne dayalı memleket kalkınmasını sosyal Adalet ve Atatürk devrimleri ilkeleri doğrultusunda amaçlayan siyasal bir varlıktır. Burada özellikle Atatürk devrimleri deyimi üzerinde durmak gerekir. Devrim kavramı, sözcüğün açık anlamından da belirleneceği üzere durgunluğun, alışkanlığın, hareketsizliğin tersidir. Devrimcilikte hiçbir zaman duraksama yoktur. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle modern toplum yaşamının koşulları da sürekli olarak değişikliğe uğrar. Kendisini bu değişmeye uyduramayan, yani devrim yapamayan sosyal topluluklar çağın gerisinde kalmaya ve ileri toplumların sömürgesi olmaya mahkumdurlar. İşte Atatürk devrimlerinde temel amaç geri kalmışlıktan kurtulmak, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Belirli bir süre geçtikten sonra Atatürk Devrimlerinin amaçlarına ulaştığı ve artık yeni bir atılıma gereksinme duyulmayacağını kabul etmeye olanak yoktur. Çünkü, Atatürk Devrimleri, çağdaş uygarlık düzeyi doğrultusunda sürekli hareket halindedirler ve birbirini ara vermeden izlerler. Bilim özgürlüğü devrim kavramını oluşturan temel öğelerden biridir..." denilmektedir.

Bu hususu açıkça belirtmek gerekir ki, Atatürk Devrimlerinin hareket noktasında lâiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilke oluşturur. Başka bir anlatımla lâiklik ilkesi açısından verilecek en küçük bir ödün Atatürk Devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir. Bu nedenledir ki Anayasanın "Hiçbir düşünce ve mülahazanın ...Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı;" yolunda kesin bir buyruğa "başlangıç" ta yer vermek zorunluğunu duymuş bulunmaktadır. Sözü edilen Anayasa Mahkemesi kararında da açıklandığı gibi Atatürk Devrimleri kavramını oluşturan ve ona anlam kazandıran teme1 öğelerden biri de bilim özgürlüğüdür.

Anayasa Mahkemesinin 12.1.1971 günlü, Esas 1969/31, Karar 1971/3 sayılı kararında (Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Sayı.9, Sayfa.143) "çağdaş uygarlığın temeli, insanların davranışlarında, eylemlerinde aklı egemen kılmalarıdır. Bunun yolu ise bilimsel çalışma yoludur; bu yolun kılavuzu olan ilke de bilimin, insanların yaşamında gerçek yol gösterici sayılması ilkesidir. Bu ilkenin eylemli olarak uygulanabilmesi için toplumun yapısının kilit yerlerinde bilimsel gerçeği arayıp bulabilecek, uygulayabilecek ve bütün düşünce ve davranışlarında bilimsel gerçeğin isterlerinden ayrılmayacak kişilerin bulunması, bunun sağlanması için de bu nitelikte kişilerin yetiştirilmiş olması zorunludur. Bilimsel çalışma, yalnız aklın ve gözlemin biçimlendirdiği bir çalışma olması dolayısıyla böyle bir çalışmaya ve bilimsel yolda eyleme yönelecek kişilerin bilimsel gerekler dışında bir etki ile karşılaşmaksızın yetiştirilmeleri temel bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Yalnız bilimsel ve nesnel ölçülere göre biçimlendirilmiş bir öğretim ve eğitimin gerçekleştirilmesi, toplumsal açıdan büyük önem gösteren alanlardaki yüksek öğretim ve eğitimin gerek siyasal çevrelerin ve özellikle siyasal iktidarın, gerek toplumdaki çeşitli kümelerin etkisi dışında bir öğretim ve eğitim düzeni ile olabilir".

Bilimsel ve nesnel ölçülere göre biçimlendirilmiş üniversiter bir öğretim ve eğitimin gerçekleştirilmesi, sözü geçen bu kararda da açıklandığı gibi, o öğretim ve eğitimin sadece bilimsel isterler doğrultusunda yapılması, doğmalardan ve bilime ters düşen öteki etkilerden uzak tutulması suretiyle sağlanabilir. Bu itibarla Anayasanın 24. maddesinin dördüncü fıkrasında ifadesini bulan "din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır, bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" yolundaki kural, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla daha açık bir anlatımla Türk Devrimleriyle birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Çünkü, Türk Devrimi, Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen ulusal bağımsızlığın ve çağdaşlaşma hareketinin adıdır ve bu düşünce sistemi 1982 Anayasasının temel dayanağını ve felsefesini oluşturmuştur. Anayasamızın kabul ettiği lâiklik ilkesi, soyut bir kavram değil, Devletin, hukukun ve eğitimin lâikleşmesini içeren sistemler topluluğudur. Bu nedenledir ki Anayasamızın 24. maddesinin dördüncü fıkrası hükmüne başka manalar izafe etmek, Atatürkçü düşünceye ve Türk Devrimine ters düştüğü kadar bizatihi hükmün açık olan ve yoruma elverişli bulunmayan beyanına ve ayrıca bilimsel özerkliği ilke olarak benimseyen Anayasa kurallarına da aykırı olur.

Yukarıdan beri yapılan açıklamalar, Partinin programında yer alan hükümlerin 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 78., Atatürk ilke ve inkılaplarını koruyan 84., lâiklik ilkesini koruyan 86. ve dini istismar konusu yapmayı yasaklayan 87. maddelerine aykırılıklar taşıdığını ortaya koymaktadır.

Orhan Onar, Mehmet Çınarlı ve Necdet Darıcıoğlu programda yer alan hükümlerde kanuna aykırılık olmadığını, H. Semih Özmert bu hükümlerin Kanunun 84., Yılmaz Aliefendioğlu da Kanunun 84. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığını öne sürmüşlerdir.

2- Programın 16. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarının değerlendirilmesi :

Bu maddeler şöyledir :

"Madde 16/2,3: Dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftarız. Keza tekamülü için önce alfabenin geliştirilmesinde zaruret görüyoruz. Dokuz heceli olan Türk alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız."

"Dokuz heceli olan Türk alfabesi" sözü ile ne kastedildiğini, hangi "Eski Türk alfabesinin otuzbeş harfli" olduğunu, ne program ne de savunmalar açıklamış değildir.

Yapılan araştırma ve incelemeler sonunda: Dokuz heceli ve otuzbeş harfli olan bis eski Türk alfabesinin varlığı saptanamamıştır.

Huzur Partisi, programındaki gerçeğe aykırı bu metinlerle, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden inkılap kanunlarından birisi olan, bu nedenle Anayasanın 174 ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 84. maddeleriyle, Anayasanın hiçbir hükmünün bu yasalara aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı ve siyasi partilerin bu kanun hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceği ve faaliyette bulunamayacağı belirtilen, 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1553 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun'un: "Şimdiye kadar Türkçe'yi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk Harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir" şeklindeki 1. maddesi hükmüne, dolayısıyla Anayasanın 174 ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 84. maddesi hükümlerine aykırı tutum ve davranış içerisinde olduğunu burada da göstermiş; bu nedenle de kapatılması gerekmiştir.

H. Semih Özmert, Orhan Onar, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu bu görüşe katılmamışlardır.

V- SONUÇ :

1- Tüzük değişikliği yoluyla adından "Türkiye" sözcüğünün çıktığı Cumhuriyet Başsavcılığının yazısıyla bildirilen ve savunmalar ile de bu sözcüğün çıkarıldığı kabul edilen Huzur Partisi'nin programındaki 12., 17. ve 21. maddelerinin 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı bulunduğun, Orhan Onar, Mehmet Çınarlı ve Necdet Darıcıoğlu'nun programda yer alan hükümlerin sözü edilen Kanuna aykırılığı oluşturmadığı ve bu nedenle davanın reddi gerektiği yolundaki karşıoyları; H. Semih Özmert'in programın bu hükümlerinin Kanunun 84. maddesine, Yılmaz Aliefendioğlu'nun sözü edilen program metinlerinin Kanunun 84. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığı görüşüyle ve oyçokluğuyla;

Programın 16. maddesinde yer alan düzenlemenin sözü edilen Kanunun 84. maddesine aykırı olduğuna H. Semih Özmert; Orhan Onar, Mehmet Çınarlı, Necdet Darıcıoğlu ve Yılmaz Aliefendioğlu'nun, programda yer alan 16. maddenin Siyasi Partiler Kanununa aykırı olmadığı ve bu nedenle davanın reddi gerektiği yolundaki karşıoylarıyla ve oyçokluğuyla;

Saptanan bu aykırılıklar sebebiyle Huzur Partisi'nin sözü edilen Kanunun 101. maddesinin (a) bendi uyarınca temelli kapatılmasına oyçokluğuyla,

2- 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 107. maddesi uyarınca Huzur Partisi'nin bütün mallarının Hazineye geçmesine,

3- Huzur Partisi'nin "Türkiye" sözcüğünü Bakanlar Kurulu'ndan izin almadan kullanmasının Siyasi Partiler Kanunu'nun 90. maddesine aykırılığı iddia edilerek kapatılması istenmiş olmasına karşın, Esas Hakkındaki Düşüncede, "Dava açıldıktan sonra Kurucular Kurulu 9.5.1983 tarihinde Tüzüğün birinci maddesindeki "Türkiye" kelimesini kaldırmış ve onun yerine Huzur Partisi ve kısa adı (HZP) olarak ismini değiştirmiş ve böylece Siyasi Partinin adına yönelik kapatma nedenini gidermiştir" denilmektedir. Söz konusu aykırılığın siyasi partilerle ilgili, başka yasaların emredici kuralları yönünden oluşması ve Kanunun 90. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hükmünün bu manada anlaşılarak Cumhuriyet Başsavcılığınca, Kanunun dördüncü kısmına giren aykırılıklar nedeniyle kapatma davası açması, dördüncü kısmın dışında kalan kanunların emredici kurallarına aykırılık halinde de 104. madde uyarınca başvuruda bulunması gerekmekte ise de, anılan Partinin kapatılmasına karar verilmiş olmakla bu konu hakkında ayrıca karar ittihazına yer olmadığına,

4- Kararın kanuni gereği yerine getirilmek üzere Başbakanlığa ve Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, ayrıca bu kararın Huzur Partisi'ne tebliğine oybirliğiyle;

25.10.1983 gününde kesin olarak karar verildi.

 

Başkan

Ahmet H. BOYACIOĞLU

Başkanvekili

H. Semih ÖZMERT

Üye

Nahit SAÇLIOĞLU

Üye

Hüseyin KARAMÜSTANTİKOĞLU

Üye

Osman Mikdat KILIÇ

Üye

Mithat ÖZOK

Üye

Kenan TERZİOĞLU

Üye

Orhan ONAR

Üye

Selahattin METİN

Üye

Muammer TURAN

Üye

Mehmet ÇINARLI

Üye

Mahmut C. CUHRUK

Üye

Necdet DARICIOĞLU

Üye

Servet TÜZÜN

Üye

Yılmaz ALİEFENDİOĞLU

 

 

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

1- Anayasamızda din kültürü ile din eğitim ve öğretimi birbirinden ayrı iki kavram olarak kabul edilmiştir.

Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almış; bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin istemine bağlı kılınmıştır.

Programının 12., 17. ve 21. maddeleri bir arada değerlendirildiğinde, dini değerlere önem veren bir tedrisat sisteminin her derecedeki öğretim kurumlarında egemen kılınması; bunun doğal sonucu olarak da üniversiteler de dahil olmak üzere öğretim kurumlarında dini öğretim ve eğitimin tatbik edilmesi, Huzur Partisi'nce siyasi bir amaç olarak kabul edilmiştir.

Bu amaç, programda '.... din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftar..." oldukları; ".... kaynağını ahlak, fazilet ve Türk-İslâm geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller..." yetiştirilmesinin gaye edinildiği; "Eğitim ve öğretim programları taklitçilikten kurtarılarak memleket gerçeklerine ve milli bünyeye uygun halde yeniden tanzim edilerek, bu programlarda gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için Anayasa doğrultusunda dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi...." getirileceği biçimindeki ifadeleriyle gizlenmek istenmektedir.

Bu nedenledir ki programın anılan maddeleri, lâiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağını belirten Anayasanın Başlangıç kısmına; 2. maddede belirlenen lâik Cumhuriyet ilkesine; Din ve vicdan hürriyetini düzenleyen 24. maddesine; Siyasi partilerin 14. maddedeki sınırlamalar dışına çıkamayacağı hakkındaki 69. maddesine aykırı bulunmaktadır. Bu itibarla, programın söz konusu maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 78, 86 ve 87. maddeleri hükümleri ihlâl edilmiştir. Bu maddelere dayanılarak Huzur Partisi'nin kapatılması hakkındaki çoğunluğun görüşüne katılıyorum.

Ancak, programın 12., 17. ve 21. maddeleri ülkemizde eğitim ve öğretim birliğini sağlamaya yönelik Anayasanın 174. maddesiyle korunan 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu hükümlerine aykırı bir nitelik taşımadığından anılan parti hakkında, ayrıca Siyasi Partiler Kanunu'nun 84. maddesinin de uygulanmasına ilişkin çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

2- Parti programının 16. maddesinin metninden, Huzur Partisi'nin Türk alfabesinde ne gibi bir değişiklik yapılmasını istediği anlaşılamadığı gibi bu madde hükmünün programa konulmasıyla ulaşılması düşünülen amacın ne olduğu da açık bir şekilde ortaya konulamamıştır. Dava dosyasında bu hususu aydınlatacak başkaca bir delil ve belgeye de rastlanamamıştır. İddia zan ve tahminden ileri gidememiştir.

Bu itibarla programın 16. maddesinin söz konusu ikinci ve üçüncü fıkraları hükümlerinin 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun'un 1. maddesi hükmüne, dolayısıyla Siyasi Partiler Kanunu'nun 84. maddesine aykırı olduğu savı sabit olmamaktadır.

Bu bakımdan, Parti programının 16. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları nedeniyle de Huzur Partisi'nin kapatılması gerektiği hakkında çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

 

 

 

 

H. Semih ÖZMERT

Başkanvekili

 

 

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

Dava konusu Huzur Partisi ilgililerinin sözlü açıklamada bulunmalarının olayın daha iyi aydınlanmasına yardım edeceği düşüncesiyle bu noktada aksine oluşan çoğunluk oyuna karşıyım.

 

 

 

 

Nahit SAÇLIOĞLU

Üye

 

 

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar Sayısı : 1983/2

1- Kapatılmasına çoğunlukla karar verilen "Huzur Partisi" programının 12. maddesinde "Eğitim ve Öğretim kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanmıyor ve benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdır. Bu manada din eğitimi ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftarız." denilmektedir.

Bu program maddesinin birinci cümlesinde üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi lâik olması fikrine inanılmadığı belirtiliyor. Burada dikkat edilecek husus, parti programında mücerret lâikliğin değil, bazı sosyalist ülkelerde uygulanmakta olan lâikliğin reddedilmiş olmasıdır. "Türkiye'deki lâiklik fikri, ilkesi ve uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki lâiklik anlayışı ile ilgisi" bulunmadığı, çoğunluk kararında özellikle vurgulanmaktadır. Parti programında bu gerçeğin tekrar edilmiş olması, gereksiz bir söz (bir haşiv) olarak kabul edilebilir; fakat Parti'yi, lâikliğe aykırı davranış içinde bulunmakla suçlamaya dayanak yapılamaz.

Çoğunlukla Parti'nin kapatılmasına sebep gösterilen üçüncü cümleye gelince: Bu cümlede din eğitim ve öğretiminin üniversitelere de, batıdaki örneklere uygun olarak, tatbikine taraftar olunduğu belirtiliyor. Anayasamızın 24. maddesinin dördüncü fıkrasında "Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" denilmektedir. Anayasamız, "din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu olduğunu belirttikten sonra, bunun dışındaki din eğitim ve öğretimini yasaklamıyor, sadece isteğe bağlı tutuyor.

Parti programında üniversitelere zorunlu din dersleri konulacağı söylenseydi, Anayasa'ya aykırılıktan söz edilebilirdi. Zorlamayı (mecburiyeti) ifade edecek bir ibare metinde yer almamıştır. Üniversitelerde kişinin talebine bağlı olarak, din eğitim ve öğretimi yapılması Anayasa'ya aykırı düşmez. Nitekim, üniversitelerimizde halen ilâhiyat fakülteleri vardır. Bazı gençlerimiz, hiçbir zorunluluğa tabi olmadan, bu fakültelerde okumaktadırlar.

Hukukta iyi niyet asıl olduğuna göre, parti programında üniversitelere tatbikine taraftar olunduğu bildirilen din eğitim ve öğretiminin de mecburi değil, ihtiyari olacağını düşünmek ve Partinin, programın o maddesini hazırlarken Anayasa'da yer alan sınırlamalara bağlı kaldığını -aksi sabit olmadıkça- kabul etmek gerekir.

2- Huzur Partisi Programı'nın 16. maddesinde "İlimde ve edebiyatta dünya seviyesine ulaşmak için Türk dilini ve akademik çalışmaları geliştirmek ve zenginleştirmek gerektiğine inanıyoruz. Dilimiz ve edebiyatımız, Atatürk devrinden çok gerilerde, O'nun gösterdiği nurlu yoldan çıkarak dikenli bir çığıra düşmüştür.

Dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere, dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftarız. Keza tekamülü için önce alfabenin geliştirilmesinde zaruret görüyoruz. Dokuz heceli Türk alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istiyoruz.

Eski Türk alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni başkan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracağız" denilmektedir.

Programın bu maddesinde, yurdumuzda halen uygulanmakta olan Türk alfabesinin "değiştirilmesinden" değil, "geliştirilmesinden" söz edilmektedir. Siyasi Partiler Kanunu'nun 84. maddesine aykırı hareket edildiğinin ileri sürülebilmesi için, 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı Kanunla, Lâtin esasından alınarak kabul edilen Türk harflerinin kaldırılıp, yerine başka harflerin (özellikle Arap harflerinin) konulması amaçlanmış olmalıdır. Lâtin Alfabesi'nden gelen bugünkü Türk Alfabesi'nin "geliştirileceğini" söylemek, harf inkılâbına aykırı bir davranış olarak ele alınamaz.

Yazıldığı gibi okunma esasına dayanan bugünkü alfabemize bazı eklemeler yapmak gereği zaman zaman ilim adamlarınca da ileri sürülmüştür. Mesela, yabancı anlamına gelen "el" le, insanın bir organını ifade eden "el"in yazılış ve okunuşunu birbirinden ayırmaya bugünkü alfabemiz elverişli değildir. Anadolu ağzında genizden söylenen bir (n) harfi vardır. Biz harfin alfabemizde bir karşılığının bulunması, bazı mahalli şiveleri yazıya aktarmada yardımcı olacaktır. Buna benzer eklemelerle Türk Alfabesi'nin zenginleştirilmesini istemek, harf inkılabımıza aykırı bir davranış olarak kabul edilemez.

Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarında Atatürk İnkılaplarının gelişmeye kapalı, donmuş kalıplar olarak kabul edilemeyeceği önemle belirtildiği gibi, bu seferki çoğunluk kararının gerekçesinde de aynı görüş tekrar edilmiştir.

Hem Atatürk İnkılapları'nın gelişmeye açık olduğunu söyleyip, hem de "Türk Alfabesi'ni geliştireceğim" diyen Parti'yi Atatürk'ün harf inkılâbına aykırı hareket etmekle suçlamak, kanaatımızca, birbiriyle çelişen iki davranış olmaktadır.

Programın bu maddesinde, Atatürk'ün gösterdiği "nurlu yoldan" bahseden, eski Türk Alfabeleri üzerindeki araştırmalarını "Atatürkçü bir ruh ve anlayışla" yapacağını söyleyen Parti'nin samimiyetsiz olduğunu ve bu sözleri asıl maksadını gizlemek için söylediğini kanıtlayacak deliller de elimizde mevcut değildir.

3- Huzur Partisi Programının 17. maddesinde "Milli eğitim müesseselerimizde ilkokuldan itibaren kaynağını ahlâk, fazilet ve Türk-İslam geleneklerinden alan bir sistemle vatan ve milletini seven, çalışkan, dürüst, kendisine, ailesine ve cemiyete faydalı nesiller yetiştirmek gayemizdir", 21. maddesinde "Anayasa doğrultusunda dini ve ahlâki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir" denilmiş olması da Parti'nin, esas itibariyle din işlerinin devlet işlerinden ayrılması anlamına gelen lâiklik ilkesine aykırı hareket edeceğinin delili olamaz.

Programda yer alan bu hükümlerle neyin amaçlanmış olduğu, 17. ve 21. maddelerin öteki fıkralarında açıklanmıştır. 17. maddede "Milli Eğitim Politikasında ana hedefimiz, materyalist temayülleri bertaraf ederek, madde ve manaya aynı ölçülerde kıymet veren, ilmin haysiyetine inanmış, hür düşünceli, demokrasiye bağlı, şahsiyetli, branşlarında derinliğine bilgi sahibi, hünerli vatandaşlar yetiştirerek iktisadi kalkınmaya da faydalı olmaktır" denilmekte, 21. maddede ise "dini ve ahlaki değerlere önem veren bir tedrisat sistemi"nin Anayasa doğrultusunda (ve elbette Anayasa'nın esas aldığı lâiklik anlayışına ters düşmeden) getirileceği açıklanmakta, "gençliğe sapık ideolojilerin sızmaması için" bu yola gidilmek istendiği de belirtilmektedir.

Yukarıda açıkladığımız gerekçelerle, Huzur Partisi programının 12., 16., 17. ve 21. maddelerinin, Siyasi Partiler Kanunu'nun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı bulunmadığı kanaatında olduğumuzdan, adıgeçen Parti'nin kapatılması yolundaki çoğunluk kararına katılmıyoruz.

Orhan ONAR

Üye

Mehmet ÇINARLI

Üye

 

 

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar sayısı : 1983/2

1) 7.11.1982 gün ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 69 uncu maddesinde : "Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetlerini de takip eder" hükmü yer aldığı gibi; 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 9 uncu maddesinde: "Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile ister. Bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği veya istenen ek bilgi ve belgeler gönderilmediği takdirde, siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanır" denilmekte; kanunun bu maddesinin atıfta bulunduğu ve "Siyasi Partilerin Kapatılması" başlığını taşıyan "Beşinci Kısım" ise 98 inci maddeden 108 inci maddeye kadarki hükümleri içermektedir.

Bu hükümlerden de anlaşılacağına göre Cumhuriyet Başsavcılığı, partilerin kuruluşunu denetlerken ve faaliyetlerini takip ederken, ilk önce "tespit ettiği noksanlıkların giderilmesini yazıyla isteyecek; bu yazının tebliğ tarihinden başlayarak otuz gün içinde noksanlık giderilmediği takdirde siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümler uygulanacaktır. Buradaki "noksanlık" sözcüğünün kapsamına kanuna aykırılıklar da girmektedir.

Kanunun 101 inci maddesi : "Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı" verilecek bir kısım "halleri" belirtmekte; fakat bu kapatma kararının verilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığınca açılacak davanın şart, usul ve yöntemlerini öngörmemekte; bu şart, usul ve yöntemler Beşinci Kısmın diğer maddelerinde gösterilmektedir. O maddelerde hatta kanunun hiçbir maddesinde, 9 uncu maddeye göre, partinin tüzük ve programı üzerinde Cumhuriyet Başsavcılığınca "öncelikle ve ivedilikle" yapılacak inceleme sonunda tespit edilecek Anayasa ve kanun hükümlerine uygunsuzlukların giderilmesinin yazı ile isteme ve ancak bu isteğe uyulmadığı takdirde "siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanması" yöntemi değiştirilmemekte; 9 uncu maddeye uyulmadan ve belirtilen ilk işlemler tamamlanmadan dava açılması emredilmektedir.

Başlıca bu nedenlerle, Cumhuriyet Başsavcılığınca, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 9 uncu maddesindeki şart, görev ve yetkilerin yerine getirilmeden açıldığı anlaşılan işbu davanın bu yönden reddi gerektiği düşüncesiyle karara karşıyım.

2) Huzur Partisi, 22.7.1983 tarihinde 35 kişi ile kurulmuş ise de, bu kuruculardan 27'si Milli Güvenlik Konseyince, 9.8.1983 gün ve 108 sayılı kararla; daha sonra bildirilen iki kurucunun da 13.9.1983 gün ve 153 sayılı kararla "Bu görevler için uygun görülmediği; uygun görülmeyenler yerine bugüne kadar yeni kurucu isimleri bildirilmediği gibi partiye, usulüne uygun olarak, başka üye kaydı da yapılmadığı, partinin veto edilenler dışında sekiz üyesinin kaldığı; Cumhuriyet Başsavcılığı ve İçişleri Bakanlığının yazılarından ve bu makamlar nezdindeki dosyaların incelenmesinden anlaşılmıştır.

Bu duruma göre; Siyasi Partiler Kanunu'nun 121 inci maddesinin atıfta bulunduğu Türk Kanunu Medenisi'nin 70 inci; 1630 sayılı Dernekler Kanunu'nun 21 ve 44 üncü, 2908 sayılı Dernekler Kanununda 23 ve 51 inci maddelerin gereğince partinin infisah etmiş (dağılmış) olduğunun saptandığına karar verilmesi gerekir.

Bu nedenlerle de karara karşıyım.

 

 

 

 

Muammer TURAN

Üye

 

 

KARŞIOY YAZISI

Esas Sayısı : 1983/2

Karar sayısı : 1983/2

1- Huzur Partisi Programının 12., 17. ve 21. maddeleri, 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (a) bendine dayanılarak uygulama yapılmasını gerektirmemektedir.

Din ve ahlak olguları karşısında kayıtsız kalmamak din eğitim ve öğretimi ile ilgili ilkeleri de saptamak amacıyla oluşturulduğu anlaşılan söz konusu Program maddelerinin, anlatım yönünden yetersiz oldukları açıkça gözlenmekle beraber Huzur Partisi'nin temelli kapatılmasına neden olacak anlam ve amaçlar taşıdıkları kesinlikle söylenemez.

Her hangi bir hukuk kuralının tek başına değil, içinde bulunduğu metnin tümü gözönünde tutularak yorumlanması hukuk biliminin kabul ettiği ve Anayasa Mahkemesinin de benimsediği ilkeler arasında yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında ve belirtilen ilke doğrultusunda değerlendirme yapıldığında Huzur Partisi'nin temelli kapatılmasını gerektirecek yasal nedenlerin bu evrede oluşmadığı görülmektedir.

Programın, lâiklik umdesinin hiçbir şekilde istismarına müsaade edilmeyeceğini, fertlerin dini inançlarıyla "lâik devlet" ilkesinin birbirine karıştırılmamasına taraftar olduklarını; din ve mezhep tefriki yapan cereyanlarla milletin içtimai, kültürel ve fikri inkişafını önleyecek teokratik taassup ve hurafelerden kitleleri uzak tutmayı gaye bildiklerini belirleyen 10. ve 11. maddelerinin açık ifadeleri, Huzur Partisi'nin temelli kapatılmasına neden olan 12., 17. ve 21. maddelerinin Siyasi Partiler Kanununun 78., 84., 86. ve 87. maddelerine aykırı olduğu yolunda yorumlanıp değerlendirilmesini gerçekten olanaksız kılmaktadır.

2- Huzur Partisi Programının, dokuz heceli olan Türk Alfabesine dokuzuncu sesli harfi koymak istediklerini, eski Türk Alfabelerinin neden otuzbeş harfli olduğunu yeni baştan ve Atatürkçü bir ruh ve anlayışla araştıracaklarını ifade eden 16. maddesiyle ilgili olarak oyçokluğuyla verilen karar da inceleme konusu maddenin anlam ve esprisine uygun düşmemektedir.

16. maddenin, ilimde ve edebiyatta dünya seviyesine ulaşmak için Türk Dilini de akademik çalışmalarla geliştirmek ve zenginleştirmek gerektiğine inanıldığından, dilimiz ve edebiyatımızın Atatürk devrinden çok gerilerde, O'nun gösterdiği nurlu yoldan çıkarak dikenli bir çığıra düştüğünden, dil çalışmaları için Çağatay, Azeri, Uygur ve Oğuz olmak üzere dört ana Türk lehçesinin ve bu lehçelerdeki kelime köklerinin incelenmesine taraftar olduklarından söz eden; ayrıca, tekâmülü için önce "alfabenin geliştirilmesinde" zaruret gördüklerini vurgulayarak belirleyen cümleleri, bu madde ile gerçekleştirilen düzenlemenin Siyasi Partiler Kanununun 84. maddesi hükümlerini, özellikle bu maddenin (f) fıkrarsını ihlal ettiği yolundaki görüşe hak verdirmemektedir.

Kısmen kapalı ve anlaşılması oldukça zor ifade ve içeriğine rağmen 16. madde, Lâtin esasına dayalı Türk Alfabesinin kaldırılmasına ve Arap harflerinin yeniden yürürlüğe konulmasına ilişkin ve Siyasi Partiler Kanununun öngördüğü yasaklara bu bakımdan aykırı bir amaca yönelik bulunmamaktadır.

Huzur Partisi'nin temelli kapatılmasıyla ilgili karara yukarıda açıklanan nedenlerle katılmamaktayım.

 

 

 

 

Necdet DARICIOĞLU

Üye

 

 

I. KARAR KİMLİK BİLGİLERİ

Karar No 1983/2
Esas No 1983/2
Karar Tarihi 25/10/1983
Künye (AYM, E.1983/2, K.1983/2, 25/10/1983, § …)    
Karar Türü (Dosya Sonucu) Kapatılmasına
Karar Türü Siyasi Parti Kapatma
Davacı - Davalı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı - Huzur Partisi
Resmi Gazete 15/10/1984 - 18546
Karşı Oy Var
Üyeler Ahmet Hamdi BOYACIOĞLU
H.Semih ÖZMERT
Nahit SAÇLIOĞLU
Hüseyin KARAMUSTANTİKOĞLU
Osman Mikdat KILIÇ
Mithat ÖZOK
Kenan TERZİOĞLU
Orhan ONAR
Selahattin METİN
Muammer TURAN
Mehmet ÇINARLI
Mahmut Celalettin CUHRUK
Necdet DARICIOĞLU
Servet TÜZÜN
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU
Raportör Yok

T.C. Anayasa Mahkemesi